İstanbul yaklaşan baharın neşesi içindeydi; ağaçlar
çiçeklerle donanmıştı. Kuşlar ötüyor, gök kubbesi bin renkle süsleniyordu.
Rüzgarda doğanın sıcak nefesi şarkılar fısıldıyor, dünyanın uyanışı herkese
neşe veriyordu. Yalnız biz, elleri, gönülleri derin bir matemle birbirine bağlı
anne ile kızlar bu uyanışı yadırgıyor, kendimizi bu aleme yabancı sayıyorduk.
O sevgiliyi doğunun kara toraklarına bırakıp buralara gelesi
daha bir ay olmuştu, ama ruhumuz yüz yılların acısını yüklenmiş, kalbimiz
onsuzluğun hasretiyle yanıp kül olmuş gibiydi. Gözlerimiz, içi alev gibi yanan
pelerinine sarılı genç Kurmayın vakur duruşunu, heybetli edası ile fırkadan
dönüşünü bir daha göremeyecekti. Genç eşi onu kapıda karşılayamayacak, küçük
kızı kolları arasında duyduğu eşsiz sevinci bir daha tadamayacaktı.
Orada bıraktığımız bu kahraman, bu büyük asker benim babamdı. Şimdi hayalini kucaklayacakmışcasına kollarını boşluğa uzatan genç, gözü yaşlı kadın da bahtsız annemdi.
Atatürk Yolunda Büyük Adımlar, Sabahat Filmer, 1983



No comments:
Post a Comment